Haziran kapıyı çalınca, herkes bir "bahar temizliği" telaşına düşer; pencereler açılır, kışlıklar kaldırılır, hayata yeni bir düzen verilir güya. Oysa insan en çok kendi içine bakan o pencereleri açmaktan korkuyor bugünlerde. Dışarıda günün en uzun, ışığın en parlak olduğu o döngüye girerken, içeride bir yerlerde upuzun bir kışın, bitmek bilmeyen bir tünelin tortusu duruyor.
Çünkü biz, çok uzun zamandır sadece bekliyoruz.
Havanın yumuşamasını, fırtınanın dinmesini, adaletin yerini bulmasını, tadı kaçan ne varsa onun ait olduğu yere dönmesini… Hep bir sonraki ayı, bir sonraki mevsimi, bir sonraki "tamamlanma" anını gözlüyoruz. Beklemek, ilk başta sabır gibi görünen naif bir erdemdir belki. Ama dozu kaçtığında, ucu bucağı görünmeyen bir belirsizliğe dönüştüğünde, ömrü küflü bir sandıkta tutmaya benziyor. Hani o çeyizlerden kalan, nem kokan, kilitli ağır sandıklar gibi. En güzel heveslerini, gençliğini, neşeni, "bir gün yaşarım" dediğin o ipekten hayallerini kaldırıp o karanlığa koyuyorsun. Ve günün sonunda, o sandık eninde sonunda çürütüyor insanın ruhunu. Üstelik o küf kokusu üstümüze öyle bir siniyor ki, dışarıda güneş ne kadar parlarsa parlasın, içimizdeki o gölgeyi bir türlü dağıtamıyor.
Bugünlerde etrafımızda dönen o gürültülü, karmaşık ve zorlama oyunlara bakıp bilet sırasında bekler gibi beklemek, hayatı ertelemek aslında en büyük hükümsüzlük. Temeli sakat olanın çökmesini, yanlışın aslına rücu etmesini beklerken geçen zaman, bizim zamanımız. Sandığın kapağını açıp o küflenmeye yüz tutmuş ruhu dışarı çıkarma vakti geldi de geçiyor bile.
Bu Haziran takvimler yılın ortasını gösterirken, belki de yapacağımız en iyi şey o paslı kilitleri kırmak. Hayatı ve kendimizi, o belirsiz "bir gün"lerin sandığından azat etmek. Varsın dışarısı yine bildiği gibi karışık, yine bildiği gibi gri olsun. Biz ruhumuzu o sandıktan çıkaralım ki; güneş yüzü görsün, havalansın, nefes alsın. Çünkü çürümek, teslim olmaktır; oysa yaşamak, ne olursa olsun o akışın içinde kendi rengini koruyabilmektir.
Arzu Koloğlu